İçim çıksa dışımı döver.

birsevgipornosu:

İç sesim bildiğin Ferhan Şensoy.

Hayır rahatsız değiliz kesinlikle hatta aksine içim benden daha net cümleler kuruyor. Yani içim dışımı döver sayın abiler. Kesin bilgi yayalım. İçimdeki yankı asabi biraz ama taşı gediğine koyuyor. Ama dedim ya içim dışımı döver diye hele…

1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm.

Düşün! Bize, matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. Bunu kabul ederim. 1’den sonra 2 gelir dendi. Bunu da kabul ederim. Ama sonra, 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. Peki o nereye gitti? İrrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? Eğer 1’den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? İşte! Soru bu! Yanıtsız bir soru. Ve işte matematiğin hatası! Dolayısıyla matematik yok. Onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok… Ama ben anlayabilirim. Anlayabilirim bu sorunu. Ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. Yani hiçbir sayı tam değildir. Hepsi tama yaklaşır. Ama varamaz. Demektir ki, 1,999…9’u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. Ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslında bir irrasyonellik harikası. İşte bunun için hayat yoktur. Olsa dahi o da irrasyoneldir! Yani anlamsızdır. Ne bir başlama nedeni, ne de bir oluş nedeni vardır. Evrende uçuşan kocaman bir irrasyonellik. Tabiî ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. Belki de onu anlamlandıran üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. Ama onların da bizi getirdiği nokta ortada!

Kinyas ve Kayra

Tek nokta yalnızdır. Üç nokta ters ilişkidir tabiatımıza aykırıdır.
İki nokta kol düğmeleri gibidir.. Yan yana ama ayrı.. Birazdan gidecek biri.. Öyle acıklı, öyle çaresiz, ama sonzsuz değil..

Vahşi bir entelektüel kadar boktan bir şey yoktur! Hele hele felsefesini Nietzsche’den, Schopenhauer’dan ya da adını bilmediğim, toplumdışılığı zekâ pırıltısı sanan herhangi bir salaktan alan düşünce adamı ise gerçek bir skandaldır! Gecenin sonunu yazmak için orayı bilmek gerekir. Ölümü yazmak için ölmek gerekir!

Bu yazılanlar öksürük şurubunun kutusundan çıkan prospektüsten farksız. Bir tatil köyünün broşüründen ya da nüfus planlamasıyla ilgili bir kitapçıktan farkı yok. Kullanma kılavuzu. Yazmaya zamanım olsaydı ansiklopedi yazardım. Romanlar, elleri nasırlaşmamışlar için. Daktiloyla sevişenler için. Edebiyat, içki içtikten sonra sarhoş olup, sızmadan önce önlerindeki peçeteleri karalayanlar için!

Hiçbir zaman din kitaplarından daha fazla okunmayacağı bilinirken, hikâyeler uydurmanın ne anlamı var?..

3 kere 3 dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
“mutlu aşk yoktur”
bilirsin

ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur
kare kökü yoktur

Turgut Uyar

http://gozdemu.tumblr.com/post/84221214334/her-seyden-biraz-kal-r-insan-en-cok-sabahlar

gozdemu:

her şeyden biraz kalır
insan en çok sabahları arar sevdiği kadını
diyor birisi, katılıyorum o sabahlara
öğleler kaba yaşanır, kalındır
akşamüstleri ince hüzünlü
çiçekler alınıp verilebilir
sabahtır yalnızlık
nasıl sabah nasıl yalnızlık
ve şiirsel hiçbir yanı yok sanılır
var mıdır, vardır
vardır, ama çiçeklerle değil

"Hava kar topluyor" dedi… Ondan sonra olaylar olaylar!!! 

#instamood #iphonesia #instadaily #igersturkey #instagramhub #nice #fashion #webstagram #friends #life #like #fun #instago #tweegram #happy #harrystyles #holidays #cute #followme #follow

"Hava kar topluyor" dedi… Ondan sonra olaylar olaylar!!!

#instamood #iphonesia #instadaily #igersturkey #instagramhub #nice #fashion #webstagram #friends #life #like #fun #instago #tweegram #happy #harrystyles #holidays #cute #followme #follow

Trafiğe inanma, trafiksiz kalma…

#instamood #iphonesia #instadaily #igersturkey #instagramhub #nice #fashion #webstagram #friends #life #like #fun #instago #tweegram #happy #harrystyles #holidays #cute #followme #follow (4. Levent’da)

Trafiğe inanma, trafiksiz kalma…

#instamood #iphonesia #instadaily #igersturkey #instagramhub #nice #fashion #webstagram #friends #life #like #fun #instago #tweegram #happy #harrystyles #holidays #cute #followme #follow (4. Levent’da)

#instamood #iphonesia #instadaily #igersturkey #instagramhub #nice #fashion #webstagram #friends #life #like #fun #instago #tweegram #happy #harrystyles #holidays #cute #followme #follow (Kilyos’da)

#instamood #iphonesia #instadaily #igersturkey #instagramhub #nice #fashion #webstagram #friends #life #like #fun #instago #tweegram #happy #harrystyles #holidays #cute #followme #follow (Kilyos’da)

O ölmeye yüz tutmuş gözlerde, alçakgönüllü bir bağışlanma arzusu var. Ve boşlukta kaybolan çaresiz bir teselli yakarışı. Bedeni, hepimizi saran o bilinmeyen boşlukta yitip gitmek üzereyken…
Once upon a time… #cigara #cigarette #fag #smoke #cigaret

Once upon a time… #cigara #cigarette #fag #smoke #cigaret

Bir İnsan Yapmak

Fransızların o muhteşem heykeltıraşı Rodin'e bir heykeli nasıl yaptığını sorduklarında tek bir cümleyle cevap vermişti.
-Taşın fazlasını atıyorum, geriye heykel kalıyor.
Bir heykel, 'taşın fazlası' atılarak yapılıyor, peki insan nasıl yapılır?

Rodin'in heykel yapması gibi hepimiz de insanlar yaparız. Tanıdığımız, sevdiğimiz her insan aslında bizim yaptığımız insanlardır. Ve biz insanları Rodin'in heykellerini yaptığının tam tersini yaparak yaratırız... 

Bir insanla karşılaştığımızda, o küçük bir kil parçasıdır. Onun bütününü görmeyiz, bilmeyiz de.
Alırız o küçük kil parçasını ve onu yoğurup kendi toprağımızdan bir şeyler katmaya başlarız, bacaklar yaparız ona, kollar, sonra bir gövde, kendi kafamıza uygun bir kafa.

Küçük kil parçasına kendi toprağımızı ekleyerek yaptığımız insan, ne kadar kendisidir ne kadar bizdir, onu hiç bir zaman kestiremeyiz.
Heykelin ilk kil parçası ondandır, ama gerisi hep bizim toprağımızdır. 
Bizim kafamızda yaptığımız insanlar, kendilerinden çok bize benzerler.
Zaman zaman heykelin içinden kendileri çıkıverirler, yaptığımız heykelin kolu bacağı düşer, kafası yana yatar, birden sinirleniriz, "Neden sen benim yaptığım heykele benzemiyorsun," diye, ya da "Neden benim yaptığım heykeli bozuyorsun," diye.

İşin garip yani, o heykeli yaparken de içten içe heykelin aslına benzemediğini, kolunu, bacağını değiştirdiğimizi, bütün çirkinliklerini, eksiklerini kendi toprağımızla kapatıp değiştirdiğimizi hissederiz, ama bu gerçeği inanılmaz bir dirençle saklarız kendimizden. 
Özellikle kadınlar, gördükleri gerçekleri kendilerinde saklamakta, heykellerini kendi yaptıkları gibi görmekte çok dirençlidirler ve bu işi erkeklerden çok daha uzun sure sürdürebilirler.
Biz, küçük bir kil parçasına kendi toprağımızı ekleyerek heykeller yaparız. 
Rodin, taşın fazlasını atarak yapar.
Ve onun heykelleri bizimkinden daha uzun ömürlü olur.
Paris'te Rodin'in müzesini gezerken, yıllarca resmini masamın üzerinde tuttuğum o kadın heykelini görmek istemiştim önce. Heykeli bulmuştum. 
Benim tahmin ettiğimden çok daha küçüktü, ama benim tahmin ettiğimden çok daha güzeldi.
Dizlerinin üstüne kapanmış bir kadının heykeliydi, saçları yüzünü kapatmıştı, vücudu çırılçıplaktı, yuvarlak kalçaları vücudunun diğer kısımlarından daha parlaktı. Kalçaların neden daha parlak olduğunu, dayanamayıp o kalçaları okşadığımda anlamıştım. Çünkü benim gibi herkes dayanamayıp kadının kalçalarını okşuyordu ve kadının kalçaları binlerce elin okşayışıyla parıldıyordu.

O heykeli gördüğümde çok gençtim. Ve benim küçük bir kil parçasına toprağımdan ekleyerek yaptığım kadınlar o heykele benzedi, kalçaları yuvarlak, belleri ince, yüzleri saçlarıyla örtülüydü.

Yüzleri görünmediği sürece bir sorun çıkmıyordu, ama her defasında, heykel başını çevirip bana bakıyordu ve yüz benim yaptığım ya da yapmak istediğim yüz değildi. Bu sefer, aynı anda birçok küçük kil parçası alıp birçok kadın yapmaya başladım. Bunun adına 'sadakatsizlik' diyorlardı.
Onların ortasında durup hepsine birden bakıyordum, aralarından başını çevirmeyecek biri çıkacak mı diye; hepsi de başını çeviriyordu, yüzleri benim yaptıklarım değildi.

Sonra, kadınların da benden küçük kil parçası alıp bundan bir heykel yaptıklarını keşfettim. Ve ben de onlar gibi olmadık bir yerde başımı çevirip onlara bakıyordum. 

Daha sonra herkesin heykeller yaptığını fark ettim. Aslına benzemeyen milyonlarca heykel vardı çevrede. Herkes kendi yaptığı heykele sarılıyordu ve herkesin heykeli kendi sarılışına dayamayıp parçalanıyordu. Ve bütün heykeller karşılıklı birbirine haykırıyordu.
-Ah, sen çok değiştin!

Küçük bir kil parçası alıp ondan büyük heykeller yapıyorduk.
Sonra heykeller başlarını çevirip bakıyorlardı ve yüzleri bizim yaptığımız yüzler değildi. Ama en korkuncu, bazılarının, yüzleri değişik olan ve kendi kollarında parçalanan heykellerinden ayrılmak istememeleriydi. Ve iki heykelin karşılıklı birbirini parçalamasıyla gecen bir hayat yaşanıyordu.

Tolstoy, karısıyla evlenirken büyük bir hata yapmış ve günlüğünü karısına göstermişti. Heykelin başını çevirdiği andı o. Karısı, gördüğü yüzü asla affetmedi, ama ayrılmadılar. İşi kendi aralarında bir inada döndürdüler.
Çok uzun süren evlilikleri boyunca günlük tutup birbirine gösterdiler. Tolstoy, kız kardeşiyle kırıştırdı, karısı kızının piyano hocasını sevdi.

Tolstoy seksen yaşında karısından kaçtı, işsiz bir dağ istasyonunda ayakkabılarını çıkararak karların arasında yalınayak yürüdü. Ertesi sabah zatürre oldu ve işsiz dağ istasyonunun kasvetli bekleme salonundaki kerevetin üzerinde
günlerce hasta yattıktan sonra orada, karısından uzakta öldü.

İkinci Dünya savaşı sırasındaki dönemde Amerikan gençliğinin en sevdiği yazarlardan biri olan Fitzgerald'la karısı Zelda'nın macerası, Tolstoy'ların macerasından da vahşiydi. Onlar da yaptıkları heykellerin yüzünü daha evvelkilerinin başında görmüşlerdi ve gördükleri bu yüzü parçalayıp yeniden yapmak için düşmanlıkla aşkın sarmaş dolaş olduğu çılgın bir dövüşe girmişlerdi. Her zaman olduğu gibi onların kavgasında kadın daha vahşiydi.

'Muhteşem Gatsby'nin, bütün dünyayı kendine hayran bırakan yazarı, bir gün Paris'te yakın arkadaşı Hemingway'e gidip heyecanla, "Ernest, seninle konuşmam lazım," demişti.
Hemingway'in bir çatı katındaki küçücük çalışma odasına gitmişlerdi, odaya girince Fitzgerald, pantolonunu indirivermişti.
-Ernest, baksana, Zelda benimkinin çok ufak olduğunu söylüyor, ufak mı gerçekten?
Muhtesem Gatsby'nin yazarının aklını, karısı bir başka yere takıvermişti.
Zaten Fitzgerald ne zaman yeni bir kitaba başlasa, Zelda gelip aynı şeyi söylerdi.
-Biliyor musun Scott, yeni bir adamdan hoşlanıyorum.

Zelda, heykelin yüzünü böyle değiştirmek istiyordu.
Yıllar sonra, kaldırıldığı bir akıl hastanesinde çıkan yangında yanarak öldü.
Dünya edebiyatına yepyeni bir 'kısa hikaye' stili armağan eden Hemingway ise, yaptığı heykellerin yüzünü görmeye dayanamadığından kadından kadına, içki şişesinden içki şişesine dolaşarak geçirdi ömrünü.

Rodin, taşın fazlasını atarak yapardı heykelini. O, elindeki büyük mermeri tanırdı. İnsanı tanımak mermeri tanımak kadar, insanlarla ilişki kurmak her çekice açık bir mermerle ilişki kurmak kadar kolay değil.
Kendisine aşık olan, kendisi gibi mermerlerle oynaşıp heykeller yapan, bir iddiaya göre kendisinden bile daha yetenekli olan gencecik Camille Claudell'i çıldırtıp akıl hastanelerine düşürmüştü.
Camille, aşık olduğu bu büyük dahinin yüzünü daha baştan görmüş ve bu yüzü değiştirmek istemişti, ama yıllarca birlikte yaşadığı kadını bırakıp Camille'le olmaya yanaşmayan Rodin, kızın bütün yaşamını mahvetmişti. Elleri Camille'in ellerinden daha büyüktü ve çekici daha ağır vuruyordu, Camille'in yüzünü değiştirememişti, ama heykeli parça parça etmişti.
Belki de o yere kapanan kadının yüzü o nedenden görünmüyordu.
Belki de Rodin, yüzü görünen heykelin parçalanacağını daha o zamandan biliyordu.

Taşı tanımak kadar kolay değil insanı tanımak. 
Kimse tanımaz sevdiğini, sevdiğinden bir küçük kil parçası alıp ona kendi toprağını ekleyerek büyük bir heykel yapar. Yaptığı heykel, kendisine benzer. Oynar bir zaman yaptığı heykelle. Onunla konuşur. Heykeli değil, aslında kendi sesini dinler. Kendi duymak istediğini duyar. 

Sonra heykel başını çevirir, muhakkak her heykel bir gün başını çevirir. Yüzü görünür. Gördüğü yüz, görmek istediği yüz değildir. 

Ve insanlar hayal kırıklıkları yaşarlar. O hayal kırıklıklarında garip bir çocuksuluk çıkar ortaya, kabahatin heykelde olduğunu sanırlar, içten içe gerçeği görmekten hep kaçtıklarını bilseler de, bunu kendilerine kolay kolay itiraf edemezler işte…
İsterler ki, sevdikleri insan, kendi yaptıkları heykele benzesin, kendi yaptıkları heykel gibi konuşsun, yüzünü hiç çevirmesin.

Küçük bir kil parçasından heykel yapmak kolay iş değil, çok emek ister. Ama insanlar emekten pek kaçınmazlar, aşk derler onun adına.
Aşk dedikleri, bir insandan küçük bir kil parçası alıp bir gün yıkılacağını gizliden gizliye hep bilerek, o küçücük parçadan kocaman bir heykel yapmaktır. Ve kendileri bir heykel yaparken, kendilerinin de heykelinin yapıldığını bilemezler. Sonra birden yüzlerini çeviriverirler.
Heykellerin kolları bacakları yanlış oynar, parçalar dökülür. Her seferinde, yeni küçük kil parçalarından yeni heykeller yapmak için, arkalarında kırık bir heykel bırakarak
uzaklaşırken, aynı mahzun sesle, aynı sözcüğü söylerler.
-ELVEDA.

Ahmet Altan, Bir İnsan Yapmak

Bazı aşklar aşka ihanettir.

Güzellik, bakmayı bilen gözdedir sevgilim. Artık kendime layık olanı seçebiliyorum sayende. Bir insanın gözlerine bakıp, kalbini görebiliyorum her seferinde. Eskisi gibi değilim. Neden mi senden çok daha öndeyim? Herkesin dünyası kendi gördüğü kadardır sevgilim. Sen önüne bakarken, ben uzakları ezberledim. Sen olup bitenlerle ilgilenirken, ben olmayanın izindeydim. 

Çivi çiviyi sökermiş, yalnızlığı kanatan hüzünlü şarkılar, yalnızlığa iyi gelirmiş. İşte ben bu şekilde hayata karşı direndim. Keşke bana akıl vereceğine, aklımı alacak kadar beni sevseydin. Ben, bir çocukluk edip büyüdüm işte! Sen büyümüşsün ama doğmamışsın bile. Ben, senin doğrundum sevgili. Ötekiler gelip geçerdi. Sen doğru olanı değil, geçerli olanı seçtin. Terk etmek kazanan olmaya yeter zannettin. 

Bana, bir veba busesi bırakıp gittin; bak şimdi yerini başkaları aldı. Bu aşkın vebası sende, busesi bende kaldı. Seçtiğin yolda sana mutluluklar diliyorum. Unutmak alışmaktır. Unutursun demiyorum… Ama alışacaksın biliyorum.

Kahraman Tazeoğlu/Bukre